Hey gidi günlük hey…

Günlük

Bugün yazasım var. Bazen hiç olmuyor ama bugün var. Bazen bu dünyadan başka dünyalara astral seyahat mi yapıyorum nedir bilinmez, içimdeki tüm enerji çekiliyor ve günler birbiri ardına sıra gelen aynı durumlar vaziyeti halini alıyor. Bazen de kendi içimden bir ses “Oğlum bugün sende ışık var, git bir şeylerle uğraş, boş boş durma, vazgeçme” diyor. İşte bugün öyle günlerden biri.

Umutsuz olmak ve umutlu olmak işte bu kadar değişime ve içsel kargaşaya açık konular. Bir gün içinde tamamen değişebiliyor. Yaşadığın her gün bazen bir ızdırap olabilirken, nefes aldığın her saniye hiç bitmesini istemediğin bir dizi gibi insanı sürükleyip götürebiliyor.

Aslında her nefes alıp verdiğimizde ömrümüzden belli saniyeleri geride bırakıyoruz. Şu an bile bir saniye öncekinden daha yaşlıyım. Bu satıra geçtiğimde de biraz daha yaşlandım. Bunu durdurmaya olanak yok. TV’da izlediğiniz bir filmi artık durdurmak mümkün, uzun yıllardır kullanılan video ve daha gelişmiş versiyonları sayesinde bir filmi yarıda kesip çişe gitmek de mümkün. Ama kendi hayat filmimizi başa ya da geriye saramıyoruz. Bundan dolayı kumanda tamamen bizim kontrolümüzde olmalı. En azından ne yaptığımızı ve hangi rolü üstlendiğimizi bilmemiz gerek. Herkes başrol olmak zorunda değil, bazen yardımcı karakterler başrolün önüne geçebilir. Ya da sen doğuştan başrol oynayacak biriysen kendini üvertür sınıfına sokturtmaman gerekiyor.

Bu yazı gene çok uzuyacak belli. Yavaş yavaş toparlasam iyi olur. Aslında sadece bir günlük yazısı yazmak istedim. Ama günlerimin nasıl geçtiğinden çok, günlerimi hangi modda geçirdiğim benim için daha önemli. Elbette, her gün yataktan kalkıyor, zombie gibi işe gidiyor, işe başlıyor, öğlene doğru kafa olarak ayılıyor (şu kahveyi kim bulduysa helal olsun) ve rutin iş hayatımı sürdürüyorum zaten. Sonra eve geliyor, TV ya da internet karşısında vakit harcıyor, halim olursa iki rekat bir şey okuyor ya da gitar çalıyor ve önümde sürekli olarak açık olan televizyona hiç bakmadan günü kapatıyorum.

Yani bunlar artık rutinleşmiş ve Sayısal Loto, Super Loto gibi şans oyunları çıkmadıkça ya da hayat düzenim değişmedikçe (evlilik, sorumluluk, çocuk vesaire) değişmeyecek aktiviteler. Tabi bazı günler, iş çıkışı eve gitmiyorum ya da iş olmuyor. Dışarıda çıkıp iki duble yuvarlaya da biliyorum. Bazen arkadaşlar geliyor, bazen ben onlara gidiyorum. Bazen aile bireylerini ziyaret ediyorum, bazen izin günümde evde oturup dinleyorum. Halim varsa temizlik yapıyor bu evde yaşayabilmenin şartlarını yerine getirmeye çalışıyorum.

Klasikleşen hayat… Bunlar uzun süre değişmeyecek. Madem değişmeyecek ben bunların yanına bazı yenilikler katmak zorundayım o zaman. Örneğin daha enerjik olabilirim, daha çok kitap okuyabilir, evde film izleyebilir, dışarıda sosyalleşebilir, spor yapabilir ya da salolun ortasında bir kolbastı yapıp günün stresini atabilirim. Kısaca rutinleşen zaman ve hayatı, alınan her nefesin tıpkı ‘Canderal’ isimli sakarin gibi bir kutudan aşağıya damlayan tablet misali, akıp gittiğini bilerek davranışlarımı yönlendirmem gerekiyor. Vakit akıp geçiyor ve hayat zaten yeterince rutubetli. O zaman naftalinleri içimizden çıkarıp daha fazla nem kapmayı engellemekten başka yapacak bir şey yok.

İş, aşk, para vesaire seni mutlu etmiyorsa, mutlaka seni mutlu edecek başka bir güzellik bu dünyanın sınırları içinde gizlidir. Sana, bana, ona düşen de o mutlu edenleri ön plana çıkarabilmek, mutsuz edenlerin mutluluk hormanlarını öldürmesini engelleyerek hayatımızı daha huzurlu bir hale getirebilmek.

Evet bu zamanda, bu metropolde, bu şartlarda, bu sorunlarda bunu başarmak zor ama imkânsız değil. Yeter ki, gözlerimizi dört açalım ve kulaklarımızı pamukla iyice temizleyelim. Silkinmeyi becerebilirsek ve üzerimizdeki ölü toprağını atabilirsek, kendimize ait hobilerimizi geliştirip zamanı iyi kullanabilirsek, günde 2-3 saatlik mutluluğu diğer mutsuzların yaşandığı saatlere yayabilmek mümkün.

Benden söylemesi…

Görüşmek üzere,
25 Mart 2009 @ 00.51

4 yorum

Bir Yorum Yazın

  • zombie gibi kalkıp işe gitmelerin ve olağan ritüellerin dışında bazen hayatında farklı şeylerde olur, ufak bir histir ama geçmişten gelen tanıdık bir hatıranın yada bir çok hatıranın şimdiki zamanda ne yaptığını merak edip googlelarsın ve suratında tatlı bir tebessümle “ben bu adamın böyle olucağını biliyordum haklı çıktım” demenin gururuyla o’nun şimdiki dünyasında bir gezinti yaparsın, kendinden bir iz ararsın; belki biraz korkuyla, üzüntüyle, pişmanlıkla bakarsın ama hep mutlu olursun.

  • Merhaba,

    Katılıyorum sana ve yıllar sonra senden haber almak benim için de güzel oldu.

    Yazdıkların beni mutlu etti. Umarım her şey iyidir senin için…

    Bende çünkü bundan mutlu olurum…

    Hoşça kal…

  • Selam Alp,

    sanırım Karma denilen şey biraz da bu olsa gerek; geçmişinle yüzleşip barışmak, daha iyi ve daha mutlu bir insan olabilmek için. 1,5 ay, 4 sene, yada 14- sayılar farketmez, heran her dakika hayatımızda bir iz bırakır.
    merak edip dursanda çoğu zaman, bazen bir ses vermeye korkar insan.
    nerden mi çıktı bunca zaman sonra, Mandrake’nin şapkasından…

  • ses vermeye korkma bu bir…

    ikincisi geçmişte yaşadığımız her şey bizim için tecrübe. ne yaptıysak o an bize doğru geldi. asla kendimizi suçlamalıyız geçmiş için. ders almalı ve geleceğe bakmalıyız…

    ve mutlaka yaşanılan her şey iz bırakır. güzel de olsa kötü de olsa…

    hoşça kal…

Cemal Alp Solak

İstanbul Bilgi Üniversitesi Medya ve İletişim Sistemleri 2004 Mezunu, Eski Gazeteci, blogger, iletişim ve dijital pazarlama uzmanı... PHP ve WordPress sevdiği konular...

Bumerang - Yazarkafe